tühh…

•24 Nisan 2007 • 1 Yorum

bi önceki yazıyı yazdıktan bi gün sonra yani bu sabah abdullal gül’ün akp’nin cumhurbaşkanı adayı olduğunu öğrendi türkiye. ben üzüldüm açıkçası. abdullah gül çok iyi bi dışişleri bakanı ve çok da akıllı bi adam. cumhurbaşkanlığı gibi pasif bi göreve yerleşicek olması bence hem akp için hem de önümüzdeki genel seçimlerde büyük ihtimal akp’nin başa gelecek olması nedeniyle türkiye için kötü oldu.

ama tabi bunlar bi yana bence iyi de bi cumhurbaşkanı olabilir büyük ihtimalle :)

cumhurbaşkanı seçim parodisi-siyasal fikir cimnastiği

•23 Nisan 2007 • Yorum Yapın

olayı neresinden ele alsam çürük. ben böle komik, böle saçma bi durum görmemiştim gerçekten. en iyisi aklıma geldikleri sırayla anlatmak. bu cumhurbaşkanı seçme işinden bahsediyorum tabi ki. ilk göze çarpan veya batan tarafı hala metin uca komiği dışında bi adayımız olmaması (aslında yarbay bilmemne diye bi akp milletvekili de adaylığını açıkladı ama onu metin uca kadar bile ciddiye alamadım nedense). bu kadar saçma ve çocukça bişiy olabilir mi ya? hadi akp son ana getirip katakulliyle işi bitirmek istiyor diyelim. işte adayları çok fazla kurcalanmadan, basın aday(lar)ın bütün kirli çamaşırlarını ortaya dökmeden bu seçim işini aradan çıkarıp asıl meseleleri olan genel seçime odaklanmak istiyolar mesela. peki aday göstermek akp’nin görevi mi? bu meclisin 1/3′ünden fazlası akp’li olmayan insanlardan oluşuyor. bu bizim paramızla bizim adımıza yasayacak insancıklar neden boş duruyo? yani hani çok bölük pörçük de diiller. deniz baykal zekisi neden çıkıp da biz bu adamı öneriyoruz cumhurbaşkanlığına demiyo? aslında çok belli. bütün isyanlarına, içler acıtıcı milliyetçi/atatürkçü/devletçi/statikocu açıklamalarına rağmen akp dışındaki partilerin tümü recep tayyip erdoğan’ın cumhurbaşkanı olmasını istiyolar. o cumhurbaşkanı olsun ki, genel seçimlerde akp biraz oy kaybetsin belki biz nasipleniriz düşüncesiyle ağızlarının suyu akıyo hepsinin. ama sadece genel seçimlerdeki kazançları yeterli olamayacağı için bi de istemiyomuş gibi yapıp askere yaranmak/irtica paranoyasına tutulmuş insanları da kendi saflarına çekmek gibi hevesleri var heralde. tabi ki akp’nin de iktidar partisi olarak bugüne kadar çoktan, mesela bence 6-7 ay öncesinden, cumhurbaşkanlığına düşündükleri ismi/isimleri açıklamış olmaları gerekirdi. ama demek istediğim şu an yaşadığımız saçmalık akp’nin suçu olduğu kadar bu mecliste temsil edilen bütün diğer partilerin, bağımsızlarındır.

olayın bi başka saçma tarafı da, bu biraz daha derin, cumhurbaşkanlığını, seçilmişlere yani bizim temsilci olarak görevlendirdiğimiz, bizim için bizim bazı haklarımızı ve güçlerimizi kullanmaları için yetki verdiğimiz millet vekillerine, yine onların arasından seçilicek bir adam olarak onların verebileceği yanlış kararları düzeltecek bir mercii gözüyle bakmak. daha kısa anlatmak gerekirse, normal koşullar altında yüksek yargıdan beklenicek, yasama ve yürütme işlemlerinin hukuka uygunluğu konusunu denetleme görevini ne yazık ki cumhurbaşkanından beklemek. ne yazık ki son örnek olan ahmet necdet-suratsız- sezer bu makamı yukarda anlatıldığı biçimde kullandığından, sanki doğrusu buymuş gibi bir izlenim oluştu bizde. bana kalırsa zaten seçilerek başa gelmiş insanları denetlemek için yine seçilenlerin seçtiği bi adamdan medet ummak kadar zavallı bi durum daha yoktur. tamam, yasayla bu makama tanınan yetkiler cumhurbaşkanlığını bi denetleme kurumuymuş gibi kullanmaya izin veriyo. ama bana kalırsa da esas saçmalık orda ve esas düzeltilmesi gereken yer orası, yasa. cumhurbaşkanlığı bir simgesel devlet başı olmanın dışında birşey olmamalıdır. yüksek yargı görevini yerine getirmeli-ki zaten fazlasıyla aktifler özellikle akp iktidar olduğundan beri- ve zavallı siyasetçilerimiz seçmenleri dışındakilerden-derin devlet, tsk, cumhurbaşkanı gibi- destek alma ihtiyacından vazgeçmelidirler.

bunu söylemişken biraz daha konu dışına taşmakta bi sakınca göremedim. bana kalırsa zaten cumhurbaşkanı olsa da olmasa da -ki benim gerçekten inandığım sistem cumhurbaşkansız olanıdır- hükümet edicek zümre yani yürütme yetkimizi belli bir süreliğine devredeceğimiz bakanlar kurulu ayrı, yasama yetkimizi devredeceğimiz meclis ayrı seçilmelidir. başbakanı, kabinesini de bilerek seçeceğimiz süreç, ikinci tura ilk turdan en yüksek oy alan iki adayın çıkacağı iki türlü bir seçim olmalıdır. meclis ise en fazla %2′lik bir barajla -ideali baraj olmamasıdır- bugünki genel seçimlere benzer bi biçimde seçilmelidir. bu sistem hem meşruluk tartışmalarına son verir, hem ülkeyi bir seçimden diğerine yönetecek hükümet belli olduğundan bölünmüç meclislerden çıkan koalisyon hükümetleri kabusunu bitirir, hem barajsız bir meclisle doğru bir temsil sağlar, hem de yürütme yetksini elinde bulunduran bakanlar kurulunu, büyük ihtimalle mecliste ezici çoğunluk olamayacakları için, mecliste geniş tabanlı uzlaşılar aramak zorunda bırakır. (bu kadar uzun uzun anlattığım sisteme başkanlık sistemi de denebilir ama ben demiyorum bazı ufak farklar yüzünden.)

bu bi üstteki paragrafta anlattıklarımla beraber bence yasama ve yürütme yetkimizi nasıl doğrudan seçimle devrediyorsak yargılama yetkimizi de doğrudan seçimle devrediyor hale gelmemiz gerekir. yani bütün yargıçları ve savcıları seçmesek de en azından yüksek yargı hakim ve savcıları seçimle iş başına gelmelidir. bu sayede halkta değişen ama devletin derinlerinde hiç değişemiycek hassasiyetlere yargının dikkat etmesi sağlanır. örneğin, halk darbe günlükleri olduğu iddia edilen metinlerin yayınlnmasından sonra bu işin ciddi ciddi soruşturulmasını ve gerçeklerin öğrenilmesini beklerken seçimle iş başına gelen bir savcı hiç sesini çıkartmadan oturamaz. veya bireysel özgürlükler konusunda halkın tersine kararlar veremez seçilen bir yargıç.

çok da uzatmıyım. sonuçta bütün bunlar cumhurbaşkanı seçmek gibi standart bir işlevini yerine getirirken bu kadar debelenen siyasilerimizin aklıma getirdikleri. yazıyı bu seçimle ilgili tahminlerim ve dileklerimle bitiriyim en iyisi. ben başbakan’ın cumhurbaşkanlığına aday olucağını sanmıyorum. hafta içinde gazetlerede okuduğum nimet çubukçu ihtimali ise hoşuma gidiyo bu simgesel makama oturacak kişinin de simgesel bi önemi(ilk kadın cumhurbaşkanı) olması bakımından, kendisini çok iyi tanıdığımdan veya bildiğimden diil. hemen başbakan da açıklıycakları ismin bizi baya şaırtıcağını düşünüyo. halkı bi kadının cumhurbaşkanlığına aday olmasından daha fazla şaşırtıcak tek durum da heralde akp’nin deniz baykalı falan aday göstermesi olabilir. :) 

herkes gidiyo bi yerlere

•14 Nisan 2007 • Yorum Yapın

lise ne güzeldi. şimdi düşündükçe daha da cazip geliyo. lise yıllarımda da liseyi çok sevenlerdendim ve şimdi farkediyorum ki hayatımın her aşamasında o günleri özlüyorum. üniversite yıllarım bi özel üniversitenin snob koridorlarında pek sevmediğim veya sevmiyceğimi düşündüğüm insanlarla beraber geçti. o dönemlerde liseden en büyük kazancım veya kaybım olan kız arkadaşımla beraber olduğum için de üniversiteden bugün 5-6 yakın arkaşım oldu halen daha görüştüğüm. ilginçtir yine bitanesi lise yıllarımdan kopup gelen birisi. gerçi lisede simaen tanıdığım bi kişiyken üniversitede o yılları çekilir kılan kişi pozisyonuna yükselmişti benim için.

o zamanlar yani lisedeyken herkesle görüşmek çok kolay, yeni insanlarla tanışmak gereksizdi. liseden mezun olurken en az 50 kişiyle hayat boyu görüşüceğimi düşünürken gerçi şimdi belki yine 5 tanesiyle görüşüyorum, o da arada bir. ama o yıllarda benim için en önemli insanlardı onlar. gitikçe yalnızlaştığımı hissediyorum liseden mezun olduğum günden beri. bi de üstüne üstlük şimdi bütün sevdiğim insanlar, üniversite yıllarını benim için anlamlı kılan insan dahil olmak üzere, deliler gibi okumak için bi yerlere gidiyolar. tabi ki onlar için muhteşem fırsatlar bunlar ama insan dediğin bencil bi yaratık. kendini de düşünmeden edemiyo. ben onlar belki de hayatşarı için çok önemli bi döneme girerken onlarsız kalıcağım için çok üzülüyorum. bundan 5 ay sonra tamamen yalnız kalıcakmışım gibi geliyo mesela. çok sıkıntılı bi durum.

ben de bu yüzden bi yerlere gitmeyemi çalışıyorum diye düşünüyorum. bilmiyorum. ama bişiy kesin, herkes bi yerlere gidiyo. herkes sanki sözleşmiş gibi beni bırakıp gidio. evet, insanların sevgilileri, anneleri-babaları onlar bi yere gidiceği zaman düşündükleri hatta fikirlerini sordukları insanlar oluyolar. ama mesela bi insanın yakın arkadaşları da bu durumda “düşünülmesi gereken insanlar” kategorisinde olmamalı mı? hani bi insan uzun süreliğine bi yere gidicekse sevgilisiyle durumu ne olucak diye düşünoyo ama arkadaşlarıyla ne olucak diye düşünmüo. yani komik diil mi? sevgilim dediğin insan aslında en çok sevdiğin, en çok paylaştığın insan olmalı ama eğer sen bi sene yokken seni terkediceğini düşünüyosan sevgilinin bütün arkadaşlarının da seni unutucağını düşünmen gerekmez mi mesela? sonuçta en yakın olduğun kişi sevgilin diil midir? yoksa en yakın olamaz mısın sevgilinle? yani en yakın olduğun kişi aslında arkadaşlarından biri midir? üff.

neyse, işte yalnızlaşıyoruz büyüdükçe. zaten daha az sevilesi de oluyoruz. daha fazla kırmızı çizgimiz oluyo, daha zor uyuşuyoruz insanlarla. bi de bunun üstüne cebimizde olduğunu düşündüğümüz arkadaşlar da uzaklaşıyo. galiba gerçekten hepimiz yalnız ölücez. ya da gerçekten böle kabile halinde arkadaşlıkları uzun yıllardır devam eden insanlar var mı mesela? varsa nasıl oluyo da oluyo cidden? ve varsa, ben neden yapamıyorum en önemlisi? 

a penny for your thoughts…

•12 Nisan 2007 • Yorum Yapın

aslında ne düşünüyosun türevi olan bu deyiş dün bi nedenle hayatıma girdi. ne anlama geldiğini bulmaya çalışırken düşündüm. gerçekten birileri her düşüncem için 1 penny verseydi bugün baya zengin olabilirdim.

hayat…

•11 Nisan 2007 • 2 Yorumlar

aslında çok güzel bi haftasonu geçirmiş olmama rağmen bugün hala kafamı meşgul eden toplam 5 dakikakı geçmiycek bi muhabbet oldu. üniversiteyi benim için çekilir hale getiren bi arkadaşla cumartesi sabahki güneşli havanın etkisiyle ufak bi yürüyüşe çıktık. gerçekten de güneşi özlemişim bu arada. keyifliydi.

pill popper by jackal1 from flickr.comama o yürüyüşün keyfi diil de o sırada konuştuğumuz bişiy aklıma takılan. konu nerden geldi bilmiyorum ama depresyondan konuşmaya başladık. ben de bu modern çağ hastalığını tanıyan birisi olarak antidepresan denen ilaçları almayı ne kadar saçma bulduğumdan bahsediyodum. insanı mutsuz etmekte olan şeyi yok etmeden ilaçlara mahkum bi biçimde yaşamak ne kadar güzel olabilir ki? bi de bu ilaçlar insanı mutlu da etmiyo ki üstüne üstlük. bana kalırsa indifferent yapıo insanı. nötr gibi. hani çok üzülmüosun ama bi yandan çok da mutlu olmuyosun. çok sevmiosun falan. ve gerçekten ilaçla depresyon tabir edilen ruh halinden çıkılmıo bence.

screambi de bence bizim nesil genel olarak mutsuz. yani bizim nesilden düşünenler. evet, bi de bizim nesilde (80 küsür doğumlular veya 2000li yılların gençliği) beyninin fikir yürütme kısmı körelmiş mutluluk böcekleri de var. hatta belki çoğunlukta. neyse benim ilgi alanıma girenler diğerleri. (nası delice genelliyorum insanları bu arada, maşallah) sorun gerçekten nedir bilmiyorum ama tahminlerim var. belki de diyorum gelecekte de mutlu olurmuş gibi göremediğimiz için kendimizi bugün yaşadığımız sıkıcı, longing-shadow.jpgüzücü şeyler çok fazla etkiliyo bizi. veya bugün yaşadığımız güzel şeylerden de haz alamıyoruz çünkü sonunda bi huzur görmüyoruz. (lise yıllarımda herkesin aslında mutsuz olduğunu, mutluluk diye bi ruh halinin olmadığını, mutluluğun sadece daha az mutsuz olunan anlara verilen bi isim olduğunu savunan bişiyler karalamıştım. nedeni de sonunda insanın arzularının bitmiycek olması ve hiçbir zaman bütün isteklerinin gerçek olamıycak olmasıydı. şimdi okudum yine, kendi içinde tutarlı olmasına rağmen zannederim bi kız meselesi yüzünden sıkılıp da yazmışım . arada öle cümleler var ki, neyse, konu dışı, öyle ufak bişeyin beni o kadar karamsarlaştırabilmiş olması konuyla ilgili.)

munchbizi veya aslında biz diye bişiy de yok, beni bu kadar umutsuz ve karamsar yapan nedir, işte onu bulamıyorum. belki bi senedir peşimi bırakmayan tezim, belki gerçekten beni benden başka mutlu edebilicek birisinin olmadığı ilüzyonu, bilmiyorum. hatta belki de bunu bu kadar düşünüp tartıyo olmam beni sıkan. ama sıkılıyorum. heralde diyorum bişiy vardır beni sıkan. bu sanki içinden sıyrılmam gereken bana dar gelen bi deri gibi bişiy. hayat mı bana dar geliyo, yani benim hayatım mı? bi de mesela bişiyleri değiştirmektense herşeyi mi değiştirmek gerekir? off…

hana yori mo naho/hana

•4 Nisan 2007 • Yorum Yapın

dün bi miktar festival havasına girmiş bulunduk. bilindiği gibi 26. uluslararası istanbul film festivali başladı ve 15 nisan’a kadar devam ediyo. henüz sadece bi filme gitmiş olsam da, 19:00 matinesine gittik bu arada, geçen senelere göre daha boş buldum salonu. emek sineması’ndaydı filmimiz. ve salonun yarısı boştu. belki de çok ilgilenilmeen bi filme gitmiş oldum, bilemiyorum. hiçbi zaman çok bilgili bi sinema izleyicisi olamadım.

hana-posterneyse, tokyo doğumlu yönetmen hirokazu kore-eda’nın “hana yori mo naho” veya “hana” isimli filmine gittik kuzenle beraber. aslında pek de bişiy bilmeden film hakkında bi nevi kör atış yaptık. aslen benim uzakdoğu filmlerine olan ilgim yüzünden gittik heralde. fakat şaşaırtıcı bi şekilde beğenerek çıktık filmden. salona girerken festival filmlerini seçerken eğer takip ettiğin bi yönetmenin bi filmi veya hakkında eleştirileri okuduğun bi film değilse gittiğin çok büyük bi risk alıyor olduğunu konuşuyoduk kuzenle. şans bize güldü ve iki saati biraz geçen bi süre gerçekten keyifli geçti.

film 18 yüzyıl başı japonya’sında edo’da (şimdiki tokyo) geçiyo. benim izlediğim japon filmlerinden alışık olduğum samuray kültüne övgüyü beklerken filmde tam tersiyle karşılaşıyoruz. öldürülen babasını öcünü almak için edo’ya gelen bir samuray’ın kılıç dövüşünde de pek başarılı olmadığını anlaması, yerleştiği gecekondu mahallesinde tanıştığı insanlardan etkilenmesi ve intikam almanın ne kadar gerekli ve kutsal olduğunu sorgulamasını görüyoruz filmde. ayrıca bunlar ağır, uzan tiratlarla bezenmiş, garip çekim açılarıyla dolu bi şekilde gelmiyo önümüze. gayet espirili, kısa ama çok anlamlı repliklerin yer aldığı, kimi zaman gerçekten karanlık, kimi zaman da muhteşem doğanın bütün aydınlığıyla süslenmiş bi anlatımı var filmin.

salondan çıktıktan sonra daha da derinleşerek düşündüren bi film hana. ne yazık ki bugün filmin festivaldeki son gösterimi ben bu yazıyı yazarken başladı. o yüzden eğer bu yazıyı okuyan olursa büyük ihtimal filmi göremiycek. yine de çok isteyen olursa bi şekilde bulabilir heralde. öte yandan da filmin yönetmeni ve yazarı hirokazu kore-eda‘nın bundan sonra gelicek filmlerine bi göz atılmak istenebilir belki.  

gmail 1 nisan şakası

•2 Nisan 2007 • Yorum Yapın

kaçıranlar için burda bi daha linkini vermek istedim. bence gerçekten çok ironik/kinayeli bi şakaydı. çok anlatmıyım, linke tıklayıp siz kendiniz için görün.

http://mail.google.com/mail/help/paper/index.html

marmaray projesi

•2 Nisan 2007 • Yorum Yapın

marmaraynerden aklıma geldi bilmiyorum ama bugün marmaray’la ilgili bi sürü şey okudum. teknik detaylar falan çok önemli diil ama 70 küsür kilometreyi bulucak bu proje gerçekten hayatımızı değiştiricek bişiymiş gibi geliyo bana. halkalı’dan gebze’ye ulaşım süresini 105 dakikaya, bakırköy’den bostancı’ya ulaşım süresini 35 dakikaya indiricekmiş proje yazanlara göre. hem de hiç aktarma yapmadan.

2009 yılında projenin inşaat faaliyetlerinin bitmesi, 2010 yılında test sürecinin bitmesi, 2011 yılında da ticari işletmeye başlanması planlanıyor. geçtiğimiz haftalarda boğazın altından geçicek tünelin ilk parçası batırıldı yanlış hatırlamıyosam, ve inşaat tüm hızıyla devam ediyo.

inşaat süreci içinde mevcut TCDD hatlarının da yenilenmesi olduğu için galiba önümüzdeki seneden sonra iki sene boyunca banliyö hatlarının kapanıcak olması biraz kötü bi başlangıç tabi. bu iki sene de istanbul’un yaşıycağı trafik keşmekeşini düşünmek bile istemiyorum ama projenin tam olarak işler hale geldikten sonra kazandırıcakları o kadar fazla ki sanırım bütün istanbullular bu iki senelik kaosu çabuk unutucaklar. marmaray projesinin resmi web sitesinde anlatıldığına göre proje tam olarak işler hale geldikten sonra hergün istanbullu’ya yaklaşık 100.000 saat veya 11.4 yıl kazandırıcakmış. bu rakamın içinde raylı sistemin yaratıcağı dolaylı trafik rahatlaması da var mı bilmiyorum ama bu da hafife alınıcak bişiy diil bence.

çok uzatmıyım. eğer siz de bu proje hakkında daha fazla bilgi istiyosanız marmaray’ın resmi web sitesi şurda.

ayrıca youtube da marmaray’la ilgili izlenicek bi sürü video da var. hepsini buraya koysaydım bu post sonsuza ıraksıycağı için size bi öneride bulunabiliyorum ancak. youtube’a girip, marmaray’ı arayın. hadi benden bi iyilik daha bu aramanın sonuç sayfası için buraya tıklayın.

akm yıkılsın!

•29 Mart 2007 • Yorum Yapın

AKMbu akm’nin yıkılması bahsi çok saçma sapan yerlere çekiliyo kanımca. yok sanatçılar çıkıyo akm’mizi yıktırmayız diyolar, sanki akm onların tapulu malı, yok gerizekalı gazteciler çıkıyo, akm yıkılırsa laik demokratik cumhuriyet zedelenir falan diyo. kıçımla gülüyorum gerçekten bunlara.

akm taksim meydanının zevksiz eserlerinden biri, ve bi çok kişinin de söylediği gibi kocaman bi alan üzerine kurulmuş kullanışsız bi yapı. evet mimari mirasımızı korumak temelli argümanları anlayabiliyorum. yani bu ülkenin tarihinde yeri olan bi yapı için mimari mirastan söz edilebilir. ama garip olan meseleye kimsenin bu yönden yaklaşmaması. neden? çünkü akm’yi yıkıp yenisini yapmak istyen akp iktidarı. ülkemizin büyük salaklıklarından birisi daha önümüzü kesiyo yine.

ama her zamanki gibi fikir üretmekten aciz milletimiz, pardon, entellektüel geçinen dangalaklarımız ve sanatçı olduğunu iddia eden bi kaç yaratık çıkıyo ilkokul hayat bilgisi derslerinden hatırladıkları iki kavram olan atatürk ilke ve inkilaplarıyla laik demokratik cumhuriyet’ten ibaret anlamsız argümanlar sunuyolar. kimse akm’nin yıkılması ve yenisinin inşa edilmesiyle atatürk ilke ve inkılapları ve laik demokratik cumhuriyet arasında nasıl bi bağlantı kurabildiniz diye sormuyo! kimse çıkıp da istanbul için nedir daha iyi olan demiyo. veya kimse protesto etmek dışında bi çözüm önerisi sunmuyo.

tam da bunu demişken ben kendi fikrimi bu konuda belirtiyim. bence akm’nin yıkılması istanbul için çok iyi bi fikirdir. yanındaki otopark alanının da akm arazisi olduğu düşünülürse belki bugünkünün iki katı belki dahada büyük bir kültür merkezi yapılmasına olanak vericek bi hamledir. ayrıca yeni yapılıcak bina bugünün teknolojilerliyle donatılıp mekanının çok daha yaygın ve fazla kullanılmasının da yolu açılmış olur.

tabi akm’nin yerine yapılıcak bina istanbul için bir simge niteliği taşımalı bence. yani istanbul diyince akla gelen en yenisi bi kaç yüzyıllık yapıların yanında yakın döneme ait mimari bir simge olmalı. bunun için de artık, yarışma mı açılır, ödül mü verilir bilmiyorum ama sivil toplum örgütleri, meslek birlikleri gibi kurumların da içinde olduğu bi atıyorum yeniden inşa kurulu bu yeniden yapılanma sürecini yürütüp, kontrol edebilir.

bu arada yeniden yapılıcak bile olsa tiyatro niteliği kongre merkezine çevrilmemeli çok amaçlı olacaksa bile tiyatro salonu özelliği ön planda olmalı bence. fikri olan var mı bu konuda?

sıkılan üniversite öğrencisi ne yapar?

•26 Mart 2007 • 3 Yorumlar

bu sorunun en eğlenceli cevabı geçen sene hollanda’da master yaparken önüme çıktı. okulun olduğu şehir tilburg, hollanda’nın güneyinde bizim eskişehir misali bi şehir. öğrenciler sayesinde yaşıyo ve öğrenciler gece hayatını oluşturuyo falan.

işte bu sözü geçen şehirde geçen kış, bi kaç hafta deli gibi kar yağdıktan sonra, ben dahil herkes yurt odasının içinde hayatlarını devam ettirirken bikaç çok sıkılmış büyük ihtimal da biraz kafayı bulmuş çocuk bahçeye çıkıp bi kardan adam yapmaya başladılar. ben de odamın camından arada bakıyodum bunlara. başlamalarından iki saat sonra falan aşağıdaki inanılmaz kardan heykeller ortaya çıktı. bu anın belgelenmesi gerekiyodu ben de hemen fotoğraf makinesi çıkarıp bikaç tane fotoğraf çektim. aşağıda bu buzdan heykelciğin hoş resimlerini bulabilirsiniz. :)

karlı tilburg önce ne kadar karlı ve bomboş olduğunu görün şehrin. (büyütmek için resme tıklayabilirsiniz)

kardan penis 1 işte uzaktan büyük esere bi bakış. (büyütmek için resme tıklayabilirsiniz)

kardan penis 2 şimdi de can alıcı kardan penisi o soğukta üşenmeden çıkıp yanına kadar gidip çektiğim poz. (büyütmek için resme tıklayabilirsiniz)

kardan penis 3 bu benim en çok sevdiğim hali. arkadaşlar sadece eğlence aramıyolar, üstüne bi de “safe sex” yani prezervatif propagandası yapıyolar. bu anıtın hiç erimeden o noktada bi hafta kaldığı düşünülürse bilboard kiralamak gibi bişiy nerdeyse. :) (büyütmek için resme tıklayabilirsiniz)

kardan penis 4 bu da bi önceki resmin daha yakından bi görünümü. (büyütmek için resme tıklayabilirsiniz)

hepsi bu kadar diil aslında resimlerin ama bu kadarı yeterli kanımca. bu post tan alınan mesaj da neymiş? sıkılan üniversite öğrencileri her zaman her koşulda yapıcak eğlenceli şeyler buluyolarmış.